Toronto

Toronto 101

Kanada için her yerden, her mecradan, herkesin ağzından bir şeyler duyabilir, okuyabilirsiniz. Ben size çok daha başka bir Toronto’dan bahsedeceğim. Hani bazı üniversitelerde efsane hocalar vardır. Defterler, kitaplar açık sınavını yapar, sınavdan A almayı beklerken F alırsınız. İşte Toronto öyle bir hoca.

Toronto hakkında bugüne dek ne gördüysem ne duyduysam hepsini unuttum. Kürsüde gayet karizmatik, gayet rahat bir hoca var. İlk derslerde şaşırdım, alışık değildim. Bu dersi benden önce alanlar bin kere de uyarmış olsa, gene de şaşırmadan olmuyor.

Sokağa çıktım, sokaklarla konuşmaya çalıştım. Binalara baktım, binalarla konuşmaya çalıştım. Tramvaya bindim, tramvayla konuştum. “Merhaba” deyince merhaba almayı öğrendim. “Nasılsın?” deyince “İyiyim,” ya da “O kadar iyi değilim,” demeyi öğrendim. “İyi değilim,” dersem bir nefes alıp “Her şey iyi olacak, hayat bu, sadece sakin ol,” diyenleri öğrendim. Yanımdan geçip gitmeyen insanları, sohbet etmekten çekinmeyen insanları, yaya yolunda bıçak gibi duran arabaları, “Kendine dikkat et,” diyen metro makinistini öğrendim.

Processed with VSCO with g3 presetİstanbul’a 27 yıl vermiş biri olarak, unuttuğum, burada yeniden hatırladığım şeylerden çok kısaca bahsedeceğim. Zaten ilerleyen zamanlarda Toronto için çok daha fazla şeyden bahsedeceğim.

Her şeyden önce yeniden hatırladığım şey: Yürümek.

Yürümek, burada bir sitede sokağa çıkmışsınız hissi veriyor. Her yerin düz oluşu sayesinde bir yerden bir yere yürümek zor gelmiyor. Kaldırımların genişliğiyle, insanların sizi rahatsız etmeyişiyle, kalabalıktan uzaklığı filan derken bir de bakmışsınız, gün içinde en az 10 km. yürümüşsünüz. Düşünebiliyor musunuz? Hiç farkına varmadan 10 km. yürümekten bahsediyorum.

Eski Taksim ve eski Kadıköy geyiği vardır hani. “Oğlum Kadıköy önceden bir başkaydı, metalcisi, rockçısı, hiphopçısı, fanzinleri falan filan,” ya da “Eskiden Taksim’de Hayal Kahvesi, Dorock, Nevizade, Küçük Beyoğlu, Yapıkredi önü bir başkaydı,” gibi cümleleri duymuşsunuzdur ya da söylemişsinizdir.

Hah, burada o eskilerdeki gibi birkaç Kadıköy ve birkaç Taksim var. Mis gibi. Taksimin eski barları gibi barlar var, sürü sürü hem de. Alt grupların sahne aldığı, biranın ucuz ucuz satıldığı, gerçekten müzik dinleyen genç-yaşlı bir sürü insan var.

Processed with VSCO with q1 presetBizde eskiden olduğu gibi, Toronto’da bir sürü fanzin çıkıyor. İstanbul’da hala fanzin çıkmıyor mu? Çıkıyor. Ama ben eski tip fanzinlerden bahsediyorum, kapağını, içini kesme biçme/cut-up tekniği ile yaptıkları fanzinleri var. İstanbul’da şu an böyle fanzinleri parmaklarınızla zor sayarsınız. Gerçi, adı fanzin ama kendisi dergi gibi takılan bir sürü dergi var. Bozdu anlayacağınız. Burada bu bozulmamış.

Burada yazıyorsan, çiziyorsan, düşünüyorsan seni hemen dinlemeye, hemen bir toplanma düzenlemeye kalkıyorlar. Facebook’un, Instagram’ın ve diğerlerinin hayatımıza bu kadar çok girmeden önceki zamanlarındaki gibi. Çünkü Toronto’da yaşayan insanların çoğu için sosyal medya büyük bir saçmalıktan ibaret. Gerçi biz de saçma olduğunu ve zamanımızı su gibi alıp götürdüğünü biliyoruz ama bunu hayatımıza uygulamıyoruz. Hah, burada uyguluyorlar işte.

Ani planlar yok, en az birkaç gün önceden programın belli oluyor. O gün geldiğinde sadece “check” ediyorsun. Bitti gitti. Kasmıyorsun. Aldatmaca yok.

Arkamı, sağımı solumu, cebimi kontrol etmeyi falan unuttum. Bir yerlere oturunca bir gözüm çantamı ya da etrafı kollamayı bıraktı. Şehirde gecenin bir vakti sabah sabah bir park yürüyüşü çeker gibi yürümeyi hatırladım. Gerçi bunu sanırım hiç bilmiyordum.

Bahçeli bir evde yaşamanın aslında bir lüks olmadığını, ağaçların arasında yaşamayı, yolda karşıdan karşıya geçen bir sincapla karşılaşmanın bir lüks olmadığını, kuşların ya da köpeklerin metroda sizinle birlikte özgürce gezebildiğini öğrendim.

IMG_1445.JPGEn fenası da, beni eğip büken, en büyük başka bir gerçeği öğrendim. Burada Çinli, Filipinli, Koreli, Amerikalı, Fransız, İngiliz, Meksikalı hepsi bir arada. Sadece “Kanadalı” ismi altında rahatça yaşayabiliyorsun. Hem de “Kanadalı” olma gayretini hiç göstermeden.

Burada ilk günden başlayan bir samimiyetle yaşanabildiğini gördüm. Mesela bu yazıyı İranlıların açtığı bir kafede yazdım. İsmi “The Poet” Sahipleri, İstanbul’u biliyorlarmış, “Harika bir şehir, yemekleriniz de ayrıca çok lezzetli,” dediler. “Dışı sizi içi bizi yakar,” diyemedim.

Belki de İstanbul’da, Türkiye’de görmeyi hayal ettiğim tek gerçek bir arada müthiş bir güvenle, nezaketle yaşayabilmektir.

Şimdilik Toronto 101 dersinin sonuna geldik!

P.S: Söylemeyi unuttum. Aslında Toronto dersinden F bile alsanız asla sınıfta kalmayacağınızı öğreniyorsunuz. Çünkü burada notlar, statüler falan yalnızca sohbet için birer hikaye ama asıl gerçek değil.

3 comments on “Toronto 101

  1. birtrabzonlubiradanalızanzibaragiderler

    Çok zıt yerlerde paralel duygular içerisindeyiz. Yeni hayatında mutluluklar ve başarılar dilerim. :)

    Liked by 1 kişi

  2. Özgürcan

    İstanbul gerçekten ama gerçekten eski istanbul değil be artık!!!

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: